 |
www.kaynarca.info
Kaynarcalılar Forumda Buluşuyor
|
| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
hakdur54 Site Admin
Kayıt: 14 Oca 2007 Mesajlar: 511
|
Tarih: Pzr Mar 18, 2007 1:19 am Mesaj konusu: Güzel Sözler, Yaşanmış Olaylar, Hikaye ve Kıssalar |
|
|
Güzel Sözler, Yaşanmış Olaylar, Hikaye ve Kıssalar
Düşünce ve inanç dünyasına harika bir yolculağa ne dersiniz? Bir solukta okuyacağınız enfes hikaye ve yazılar, örnek alınası hayatlar, yaşanmış olaylar...
Düşünce dünyanıza yön veren, sizi etkileyen yazıları, olayları, yaşanmış hikayeleri, yaşanası hayatları, kıssaları paylaşıyoruz arkadaşlar.
En son hakdur54 tarafından Pzr Arl 21, 2008 1:48 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi |
|
| Başa dön |
|
 |
hakdur54 Site Admin
Kayıt: 14 Oca 2007 Mesajlar: 511
|
Tarih: Pzr Mar 18, 2007 1:20 am Mesaj konusu: İktisat nedir? |
|
|
İktisat nedir?
Sadrettin Kuşoğlu'ndan..
Ekonomi hocamız yılın ilk dersine şöyle başlamıştı:
- Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat
dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani
bütün bir yıl boyunca, "zenginlerin yazdırdığı" müfredatı okuyacağız.
Dedi ve devam etti:
- Arkadaşlarım. İktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş.
1- Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret..
2- Bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset...
3- Daha çok kazanmak isteyenlerse savaş yaparlar!.. |
|
| Başa dön |
|
 |
hakdur54 Site Admin
Kayıt: 14 Oca 2007 Mesajlar: 511
|
Tarih: Cum Mar 23, 2007 9:25 pm Mesaj konusu: Cesaretin bittiği yerde esaret başlar |
|
|
Cesaretin bittiği yerde esaret başlar
Bir Hint masalına göre, kedi korkusundan devamlı endişe içinde yasayan bir
fare vardır.
Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür.
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten
korkmaya baslar.
Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür.
Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya baslar.
Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu
eski haline döndürür.
Ve der ki,
"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O
yüzden ben sana yardım edemem."
Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor :
"İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaslanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yasamayı bilmediği için." |
|
| Başa dön |
|
 |
Zafer SARICA Katılım Derecesi: Mükemmel
Kayıt: 12 Mar 2007 Mesajlar: 54 Konum: Hocaköy
|
Tarih: Cmt Mar 24, 2007 11:37 am Mesaj konusu: |
|
|
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine
düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak
dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin
ağırlığını çekemedi ve güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır
söylemesi, anırdı yani.
Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış.
Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız
köylüleri yardıma çağırdı.
Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar.
Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe
döktü.
Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi .
Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.
Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni, çoğu zaman.
Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.
Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve
kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile... |
|
| Başa dön |
|
 |
hakdur54 Site Admin
Kayıt: 14 Oca 2007 Mesajlar: 511
|
Tarih: Cmt Mar 24, 2007 11:48 am Mesaj konusu: Teşekkürler |
|
|
Sağol Zafer Kardeş,
Çok güzel bir hikayeydi..
Ellerine sağlık..
Yenilerini bekliyoruz inşallah.
Katkılarından dolayı teşekkürler. |
|
| Başa dön |
|
 |
Zafer SARICA Katılım Derecesi: Mükemmel
Kayıt: 12 Mar 2007 Mesajlar: 54 Konum: Hocaköy
|
Tarih: Cmt Mar 24, 2007 5:55 pm Mesaj konusu: |
|
|
Teşekkürler Hakan Abi.Tabi ki devamı gelecek.To be Continued... _________________ Sessizliğine Aşığım... |
|
| Başa dön |
|
 |
hakdur54 Site Admin
Kayıt: 14 Oca 2007 Mesajlar: 511
|
Tarih: Sal Mar 27, 2007 12:18 pm Mesaj konusu: Eflatun’un yaşam felsefesi |
|
|
Eflatun’un yaşam felsefesi
Eflatun'a iki soru sormuşlar:
Birincisi; "İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir?
Eflatun tek tek sıralamış:
"Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler.
Ne var ki çocukluklarını özlerler.
Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.
Ama sağlıklarını geri almak için para öderler.
Yarından endişe ederken bu günü unuturlar.
Dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar.
Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler."
Sıra gelmiş ikinci soruya;
"Peki sen ne öneriyorsun?"
Bilge yine sıralamış:
"Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın.
Yapılması gereken tek şey sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.” |
|
| Başa dön |
|
 |
hakdur54 Site Admin
Kayıt: 14 Oca 2007 Mesajlar: 511
|
Tarih: Çrş Mar 28, 2007 10:48 pm Mesaj konusu: Gerçek Dost |
|
|
Yeğenim Şeymanur'un yanlışlık bana gönderdiği hikaye arkadaşlar.Aslında sizlerle paylaşmak istiyordu.
GERÇEK DOSTLUK
İkisi, çok samimi dost ve arkadaşlardı. Fakat, biri çok kurnaz, atılgan ve
hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi.
Bir gün kurnaz olanı, yine arkadaşının yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.
Bir süre sonra kurnaz olanı, yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının
evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok beğendiğini ve mutlaka onunla evlenmek istediğini, bu iyiliği kendisine yapmasını ister. Arkadaşı çok
şaşırır, ne diyeceğini bilemez. Fakat aralarında o kadar kuvvetli sevgi ve
dostluk vardır ki, arkadaşının mutluluğu için bu teklifi de kabul eder ve
nişanlısını arkadaşına verir.
Zaman içinde saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir "Ben
ona sıkıştığında iyilik yapmıştım" diyerek, arkadaşının iş yerine gider ve
kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez.
Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yine de "bir bildiği
vardır" diyerek arkadaşına kızamaz.
Saf ve temiz olanı bir gün sokakta dolaşırken, yanına hasta ve
yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler.
Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir.
Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır. Saf adam artık yaptığı
iyiliğin karşılığı olarak zengin biri olmuştur. Biraz da sevdiği dostuna olan
kırgınlığıyla dostunu iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir.
Bir gün evin kapısını bir dilenci kadın çalar. Yaşlı kadın "çok aç olduğunu"
söyler ve "kendisine yemek vermesini" ister. Bizim saf, hiç düşünmeden
kadını içeri alır, karnını doyurur, kimsesinin olmadığını öğrendiği kadına,
kendisinin de yalnız olduğunu söyler ve "Bu evde birlikte yaşayalım, sen
evin işlerini ve yemeklerini yaparsın" der. Yaşlı kadı hiç düşünmeden kabul eder.
Bir süre sonra yaşlı kadın, bizimkine, "Kendine uygun bir kız bulup
evlenmesini" söyler. Bizimki böyle bir kızı nasıl bulacağını, kendisinin
tanıdığı olmadığını söyler. Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve
kendisiye görüşebileceğini söyler. Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi kırgın olduğu
halde, çok samimi dostunu unutamamıştır. Biraz da geldiği konumu görmesi açısından, samimi arkadaşına da davetiye gönderir.
Düğün günü gelir çatar. Saf adam, düğün salonunda bir şeyler
söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya;
"Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da
kendinse verdim.
Çünkü biz gerçek dosttuk, onun üzülmesini istemedim. İşlerim
bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi, çok üzüldüm, ama yine de arkadaşıma kızmıyorum. Çünkü biz gerçek dosttuk"
Bu konuşma üzerine kurnaz arkadaşı daha fazla dayanamaz, mikrofonu
eline alır ve başlar konuşmaya; "Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir
dostum vardı. İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim. Bütün
parasını bana verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim. Üzülerek onu da bana verdi...
Nişanlısını istememin nedeni, o kadının arkadaşıma layık bir
kadın olmamasıydı. Kendisi çok saf ve temiz olduğundan, arkadaşımı o
kadından bu şekilde kurtardım. İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi.
Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım. O yüzden kendisine iş vermedim. Günün birinde karşılaştığı adam benim babamdı. Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi. Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için ben gönderdim.
Şu anda evlenmek üzere olduğu bayan da benim kız kardeşim. Onu
arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim. Değerli misafirler, işte biz öyle
gerçek dostuz." |
|
| Başa dön |
|
 |
hakdur54 Site Admin
Kayıt: 14 Oca 2007 Mesajlar: 511
|
Tarih: Prş Mar 29, 2007 9:00 am Mesaj konusu: KOZADAN ÇIKAN KELEBEĞİN ÖYKÜSÜ |
|
|
KOZADAN ÇIKAN KELEBEĞİN ÖYKÜSÜ
Bir gün, kozada küçük bir delik berildi;
Bir adam oturup kelebeğin saatler boyunca bedenini bu küçük delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izledi.
Böylece adam, kelebeğe yardım etmeye karar verdi: eline küçük bir makas alıp kozadaki deliği büyütmeye başladı.
Bunun üzerine kelebek kolayca dışarı çıkıverdi.
Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu.
Ama bunlardan hiç biri olmadı!
Kelebek, hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi.
Ne kadar denese de asla uçamadı.
Ardından sanki ilerlemek için çaba harcamaktan vazgeçmiş gibi geldi ona.
Sanki elinden gelen her şeyi yapmış ve artık yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi.
Adam izlemeye devam etti; çünkü her an kelebeğin kanatlarının açılıp genişleyeceğini ve bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.
Adamın iyi niyeti ve yardım severliği ile anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten çıkmak için göstermesi gerek çabanın, Tanrı’nın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kantarına göndermek ve bu sayede de kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda uçmasını sağlamak için seçtiği yol olduğuydu. |
|
| Başa dön |
|
 |
Zafer SARICA Katılım Derecesi: Mükemmel
Kayıt: 12 Mar 2007 Mesajlar: 54 Konum: Hocaköy
|
Tarih: Pzr May 13, 2007 2:53 pm Mesaj konusu: |
|
|
Bir Bardak Sütün Hatırı
Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu.
O gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı. Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan yiyecek birşeyler istemeye karar verdi. Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı. Yiyecek bir şeyler yerine “Affedersiniz, bir bardak su rica edebilir miyim?” diyebildi yalnızca. Genç bayan, çocuğun aç olabileceğini düşünerek kocaman bir bardak süt getirdi ona. Çocuk, sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra “Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?” diye sordu genç bayana. Genç bayan, “Borcunuz yok” diyerek, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti; “Annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini beklemememizi öğretti bize” dedi. Çocuk “O halde çok teşekkürler, yürekten teşekkür ederim size” dedi. Howard Kelly, evin önünden ayrıldığı zaman kendisini yalnızca bedensel olarak değil, ruhsal olarak da güçlü hissediyordu.
Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan bir hastalığa yakalanmıştı. Yöredeki doktorlar çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar yapılması için onu büyük kente gönderdiler.
Dr. Howard Kelly, konsültasyon yapması için çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını kurtarmak için elinden geleni yaptı.
Uzun süren tedaviden sonra bayan sağlığına kavuştu. Dr. Kelly, denetlemesi için önüne getirilen faturaya şöyle bir baktı ve üstüne birşeyler yazarak zarfın içine koydu ve hasta bayanın odasına gönderdi. Kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline. Açmaya korkuyordu.. . Hastane faturasını asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu. Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş bir not dikkatini çekti. Kâğıtta şunlar yazılıydı: “Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir.”.
_________________ Sessizliğine Aşığım... |
|
| Başa dön |
|
 |
Zafer SARICA Katılım Derecesi: Mükemmel
Kayıt: 12 Mar 2007 Mesajlar: 54 Konum: Hocaköy
|
Tarih: Pzr May 13, 2007 2:54 pm Mesaj konusu: |
|
|
Asma Yaprağı…
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı .
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu. Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı. Genç kız günden güne eriyordu.
Bir gün, arkadaşı resim yaparken O da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu… geriye doğru sayıyordu. “On iki” dedi, biraz sonra da “on bir”; arkasından “on”, sonra “dokuz”; daha sonra, hemen birbiri ardına “sekiz” ve “yedi”.
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüs, yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yari boyuna kadar tırmanmıştı.
Dönüp arkadaşına “Neyin var?” diye sordu.
Hasta kız fısıltı halinde “altı” dedi. “Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı. Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı. Işte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi.”
“Beş tane ne?” diye sordu arkadaşı. “Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu. ” Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat O; “Işte bir tanesi daha gidiyor. Hayır çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum. Ondan sonra ben de gideceğim.” diyerek cevap verdi.
Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt kattaki yaşlı ressamı ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen rüzgardan sonra, bir asma yaprağı hala yerinde duruyordu. Sapına yakın tarafları hala koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sari rengi gelmiş olan yaprak, yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.
“Bu sonuncusu” dedi hasta kız. “Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm. Rüzgarı duydum. Bu gün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim.”
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar alacakaranlıkta bile, asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı .
Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı hala yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti.
Sonra arkadaşına seslendi. “Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu. Ölümü istemek günahtır. Simdi biraz bana çorba verebilirsin. ” dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; “Şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor,” dedi.
Ertesi gün doktor: “Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız.” dedi. O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki yaşlı adamı anlattı.
Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş. Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu aşağıda, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yani buz gibi bir haldeymiş.
Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akil sır erdirememişti kimse. Sonra, hala yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça bulmuşlar.
O zaman o son yaprağın sırrı da çözülmüş. Rüzgar estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı. _________________ Sessizliğine Aşığım... |
|
| Başa dön |
|
 |
hakdur54 Site Admin
Kayıt: 14 Oca 2007 Mesajlar: 511
|
Tarih: Sal May 22, 2007 9:32 am Mesaj konusu: Sorumluluk Duygusu |
|
|
Mimar SİNAN
"Bir Mimar Sinan eseri olan Sehzadebasi Cami`nin 1990`li yillarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir insaat muhendisi, caminin restorasyonu sirasinda yasadiklari bir olayi tv`de soyle anlatmasti.
Cami bahcesini cevreleyen havale duvarinda bulunan kapilarin uzerindeki kemerleri olusturan taslarda yer yer curumeler vardi. Restorasyon programinda bu kemerlerin yenilenmesi de yer aliyordu. Biz insaat fakultesinde teorik olarak kemerlerin nasil insaat edildigini ogrenmistik fakat tas kemer insaasi ile ilgili pratigimiz yoktu. Kemerleri nasil restore edecegimiz konusunda ustalarla toplanti yaptik. Sonuc olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalip cakacaktik.
Daha sonra kemeri yavas yavas sokup yapim teknikleri ile ilgili notlar alacaktik ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktik.
Kalibi caktik.
Sokmeye kemerin kilit tasindan basladik. Tasi yerinden cikardigimizda hayretle iki tasin birlesme noktasinda olan silindirik bir bosluga yerlestirilmis bir cam siseye rastladik. Sisenin icinde durulmus beyaz bir kagit vardi. Siseyi acip kagida baktik. Osmanlica bir seyler yaziyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafindan yazilmisti. Sunlari soyluyordu. "
Bu kemeri olusturan taslarin omru yaklasik 400 senedir. Bu muddet zarfinda bu taslar curumus olacagindan siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Buyuk bir ihtimalle yapi teknikleri de degiseceginden bu kemeri nasil yeniden insaa edeceginizi bilemeyeceksiniz. Iste bu mektubu ben size, bu kemeri nasil insa edeceginizi anlatmak icin
yaziyorum. "
Koca Sinan mektubunda boyle basladiktan sonra o kemeri insa ettikleri taslari Anadolunun neresinden getirttiklerini soylerek izahlarina devam ediyor ve ayrintili bir bicimde kemerin insaasini anlatiyordu.
Bu mektup bir insanin, yaptigi isin kalici olmasi icin gosterebilecegi cabanin insan ustu bir ornegidir. Ancak muhtesem olan 400 sene sonraya cozum ureten sorumluluk duygusudur. |
|
| Başa dön |
|
 |
hayalci Katılım Derecesi: Yazmaya başladım
Kayıt: 17 Nis 2007 Mesajlar: 1
|
Tarih: Çrş May 23, 2007 12:43 am Mesaj konusu: kendimi arıyorum gören var mı? |
|
|
KENDIMI ARIYORUM GÖREN VAR MI ?
KALPLERİMİZ ÇOK GENİŞTİ. İÇİNİ HEP BEN’LERLE DOLDURDUK. SANKİ BEN’LER KALPLERİMİZİ DAHA DA GENİŞLETTİ. KALPLERİMİZ GENİŞLEDİ GENİŞLEMESİNE AMA İÇİNDE O KADAR ÇOK BEN VARDI Kİ SEN’LERE YER KALMADI. KALPLERİMİZİ BEN’LERDEN SEN’LERE AÇMAYI BAŞARAMADIK. BUNU BAŞARMANIN BELKİ DE TEK YOLU VARDI… BEN’İ ÖLDÜRMEK.
Mevlana Mesnevi’sinde bir hikâye anlatır:
Bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. İçeriden gelen ses:
-Kapıyı çalan da kim, diye sorar.
Adam:
-BEN’im, diye cevap verince, dostu:
-Git, şimdi zamanı değil, sonra gel der.
-Adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. Bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. Reddedilme korkusuyla kapıyı çalar.
İçeriden gelen ses:
-Kim o, diye sorar. Adam:
-SEN’im, diye cevap verir.
Dost, adamı içeri davet eder:
-Mademki BEN’sin, içeri gir. Ev dar iki kişi sığmıyor, der.
Kaçımızın SEN’ im diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği bir dostu var? Kaçımız BEN’ini SEN yapmayı başarabildi? İşimiz hep BEN'lerle. Çok sevdiğimizi söylediğimiz halde SEN’im diyemiyoruz sevdiğimize. Ya sevgimizde bir problem var ya da BEN’imizde. Eğer sevdiğimizle SEN olabilseydik, arada mesafeler olsa bile SEN'imiz hep yakın olurdu. Bu yüzden “gözden ırak olan gönülden de ırak olur” sözü, SEN olamayan BEN’ler için doğru olsa gerek. SEN olmayı başarabilseydik maddi mesafelerin bir önemi olmaz, gözümüzden ıraklık, gönlümüzdeki ıraklığa engel olurdu.
Biz BEN’likleri ne zaman aşarsak SEN’likler o kadar yanı başımızda olacak. “Gerçek aşk” da bu olsa gerek. SEN-BEN değil, sevdiğimizle bir olmak.
BEN’ini Leylası ile SEN yapan Mecnun’a "adın ne?" diye sorduklarında, "Leyla" diye cevap vermişti. Mecnun’un karşısına bir gün Leyla çıktığında, önce onu tanıyamamış, Leyla olduğunu anladığında ise ona şunları söylemişti; “Bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ’yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yokum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin.”(2) Leyla öldüğünde ise Mecnun’a "Leyla ölmedi mi?" diye sorduklarında "Hayır, BEN Leyla’yım" diye cevap vermişti.
Hallac-ı Mansur, Allah'tan başka her şeyin batıl ve yalnız Allah'ın hak olduğuna kesin kanaat getirince, “sen kimsin?” sorusuna muhatap olduğunda "Ene'l-Hakk" (ben Hakk’ım) diye cevap vermiş ve bu cevap onun idamına sebep olmuştu. BEN’ini SEN yapmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kelime mânâsı; "Ben Hakk'ım" demek olan "Enel-Hak" sözünün hakîki mânâsının: "Ben yokum, Hakk var" demek olduğunu anlayamamışlar ve bu Hakk aşığını idam etmişlerdi.
Bir rivayete göre Hallac-ı Mansur’u darağacına astıkları vakit İblis yanına gelmiş ve "Bir sen “ENE (BEN)” dedin, bir de ben (Sen ene'l-Hakk dedin, ben "ene hayrun minhu" [Ben ondan hayırlıyım] dedim). Nasıl oluyor da Allah, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?" diye sormuş. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı vermiş: “Sen "Ene" dedin, kendini ortaya koydun, ben "Ene" dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin kötü, benliği ortadan kaldırmanın ise iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti."
Ene'l-Hakk’ı bir başka şekilde ifade eden Yunus Emre de “Beni bende deme ben bende değilem… Bir ben vardır bende benden içeru” demiştir.
Hakk’ı dost edinip BEN’ini unutanlar bu birkaç örnekle sınırlı değil. Şimdi soralım BEN’imize, SEN’im diyebileceğimiz bir dostu bulmayı başardık mı? Birinin SEN’im diyebileceği kadar dost olabildik mi?
Kalplerimiz çok genişti. İçini hep BEN’lerle doldurduk. Sanki BEN’ler kalplerimizi daha da genişletti. Kalplerimiz genişledi genişlemesine ama içinde o kadar çok BEN vardı ki SEN’lere yer kalmadı. Kalplerimizi BEN’lerden SEN’lere açmayı başaramadık. Bunu başarmanın belki de tek yolu vardı… BEN’i öldürmek. BEN’i öldürmek kolay kolay olacak bir şey değildi. BEN’e SEN dedirtebilmek için BEN’in iyi bir terbiyeye ihtiyacı vardı. BEN terbiye olmazsa SEN’i bulmak mümkün olmazdı. Bu terbiye de sevgi ve aşk ile olurdu.
BEN’imizi terbiye etmek için uğraştık mı? Böyle bir amacımız oldu mu?..
Muhyiddin İhyâ Efendi, “Rabbim, sen beni bana verdin,/ Ben de kendimi sana veriyorum” diyor. Bizi, bize veren O’na BEN’imizi verebildik mi? “Kendimi arıyorum, gören var mı?” diyecek kadar BEN’ini O’na veren ve O’nunla SEN olabilen Erzurumlu İbrahim Hakkı, O’ndan gelen her şeye razı olduğunu şu dizeleriyle bildiriyor:
Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken
Ya hayattır yahut kefen,
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş, lütfun da hoş.
Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş lütfun da hoş”
Ne mutlu SEN’ini bulabilene… |
|
| Başa dön |
|
 |
hakdur54 Site Admin
Kayıt: 14 Oca 2007 Mesajlar: 511
|
Tarih: Çrş May 23, 2007 9:21 am Mesaj konusu: Akilli Yonetici, yardimcilarini dogru sozlulerden secer! |
|
|
Akilli Yonetici, yardimcilarini dogru sozlulerden secer!
Adaletiyle unlu Sasani Imparatoru Nusirevan'la ilgili yasanmis bir olayi anlatan bu harika yaziyi muhakkak okuyun arkadaslar, gercekten ibretlik..
Gunumuz yoneticilerine, devlet adamlarina isik tutacak cinsten...
Dilegimiz, niyazimiz makam sahibi tum yoneticilerin, devlet adamlarinin boyle olmasi..
-------------------------------------------------------------------------------------
Her yönetici için geçerli olan doğru söz şudur: -Danışmanlarınızı muhakemeli, mantıklı ve doğru sözlülerden seçin. Çevrenizden nemelazımcıları, menfaatçileri uzaklaştırın. Göreceksiniz ki bu dürüst ve vasıflı yardımcılarınız acı da olsa hep doğruyu söyleyecek, hatalardan koruyup başarınıza başarı sağlayacaktır.
Bundan dolayı Peygamberimiz'in şu ikazı yöneticilerin kulağında hep küpe gibi durmuştur:
- İşlerinizi, konuyu en iyi bilen dürüst danışmanlarla istişare ederek yapın. Ehil kimselerle istişare eden yönetici sonunda pişmanlık duymaz!
Bunu yapmayıp da vasıfsız, samimiyetsiz menfaatçileri çevrenizde çoğalttığınız takdirde hatalarınızı da çoğaltacaksınız, pişmanlık duyacağınız kararlarınızla başarılarınız da baş aşağı düşecektir.
İran'ın sefahat ehli yöneticisi meşhur hükümdarı Nuşirevan'ın sonraları dillere destan adaletli yönetimi, doğruyu söyleyen vasıflı veziri sayesinde gerçekleştiğini hatırlayın. İsterseniz Nuşirevan'ı sefahatten kurtarıp adalete yönelten vezirine ait olayı birlikte düşünelim.
İslam'a erişmeden ölen Sasani devletinin ünlü hükümdarı Nuşirevan, 49 senelik hükümdarlığının başlangıcında ülkesini ihmal eden zalim bir sefahat adamı olarak hüküm sürüyordu. Ne var ki çıktığı bir av partisinde yorulup bir ağaç altında dinlenmeye başladığı sırada karşıdaki harabe damda ötüşen baykuş seslerini duyunca:
- İnsan kuşların dilinden anlasa ne kadar zevkli olur. Acaba bu baykuş ne diyor ötekine? diye söylenir.
Akıllı vezir beklediği fırsatın doğduğunu düşünür. Tam ikaz zamanıdır diyerek, toparlanıp dikkat çekici cevabını verir:
- Efendim bendeniz birazcık anlarım kuşların dilinden. Vaktiyle biraz çalışmıştım bu konuda.
- Merak etmeye başladım, çabuk söyle öyle ise bu kuşlar neler konuşuyorlar kendi aralarında?
Akıllı vezir başlar baykuşların ötüşlerini anlatmaya. İlk öten baykuş diyor ki:
- Oğlumu evlendirmek istiyorum, kızını verir misin oğluma? Öteki baykuş da cevap olarak diyor ki:
- Oğluna kızımı veririm; ama başlığı büyük olur. Gücün yeter mi isteyeceğim büyük başlığı ödemeye?
- Söyle bakalım isteyeceğin büyük başlık neymiş?
- Çatısında yuva yapıp da öteceğim virane evler isterim. Bir dizi virane ev bulmaya gücün yeter mi?
Sözün burasında Nuşirevan heyecanlanır.
- Peki ne diyor öteki baykuş bir dizi virane ev bulma isteğine? Diyor ki:
- Merak ettiğin şeye bak. Bu milletin başında Nuşirevan gibi ülkesini ihmal ederek vaktini av partilerinde öldüren bir hükümdar varken bir dizi virane ev değil, bir dizi virane şehir bulabilirim sana. Bu hükümdar bu ihmal ve eğlencesini biraz daha sürdürsün, göreceksin ülke bir baştan öteki başa harabe haline gelecek, ben de sana dizilerle harabe şehirler vereceğim...
Bu kuş dili tercümesinden sonra ortalıkta bir sessizlik başlar. Neden sonra kendine gelen Nuşirevan toparlanır.
- Bunun ne demek olduğunu pek iyi anladım, benim akıllı ve dürüst vezirim, der ve ilave eder.
- Bundan sonra kendimi toparlayacak, tutumumu düzelteceğim. Bu millete viraneler değil, mamureler kazandıracağım... Beni bu kuş dili tercümesiyle pek güzel ikaz ettin. Ölünceye kadar yanımda vezirim olarak kal, bildiğin doğruları böyle münasip şekilde söylemekten de asla çekinme. Senin gibi doğru sözlü danışmanlara tüm yöneticilerin ihtiyacı var.
Ülkesini viraneye götürmek üzere iken mamureye çevirmesine sebep olan doğru sözlü danışmanı, 49 senelik hükümdarlığının sonunda Nuşirevan'ı adalette ve doğru davranışta örnek gösterilecek devlet adamı haline getirir.
Bu misale göre, yönetici olarak sizler, yol göstericileriniz olarak danışmanlarınız ne durumdasınız? Danışmanlarınız doğruları dile getiriyor, siz de Nuşirevan gibi ikazlara uymaktan geri kalmıyor musunuz?
Ahmet Şahin, Zaman Gazetesi
-------------------------------------------------------------------------------------
Yazinin linki:
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=543015
En son hakdur54 tarafından Pzr Arl 21, 2008 1:20 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi |
|
| Başa dön |
|
 |
muallimresul Katılım Derecesi: Gayet iyi
Kayıt: 29 Oca 2007 Mesajlar: 25
|
Tarih: Sal May 29, 2007 11:35 pm Mesaj konusu: |
|
|
Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar.
Karınca da,
"Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.
Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar. Karınca da,
"Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O'na
güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla
unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu
nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin
yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.
Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmaktan korusun, |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye & Erdem Çorapçıoğlu
|